"nolur izlesem ki", diyerek duygu sömürüsü yapardım pazar akşamları anneme, ama hiç bir zaman izin vermezdi, o kadar özenirdim ki geç yatmaya, o kadar özenirdim ki "parliament sinema kulübü" kapsamında gösterilen o gişe filmlerini izlemeye. mutluluk benim için o filmlerden birini izleyebilmek, en azından bir kere olsun ekran parliament mavisi new york manzarasını göstermeye başladığında odama gitmek zorunda olmamaktı.
pazar akşamları oturma iznim "bizimkiler"'in bitmesi ile sona erer, kanal; trt 1'den star'a çevrildiğinde, ben de odama yollanırdım. pijamalarımı giyer, tekrar oturma odasına döner, annemi ve babamı öper, "iyi geceler" dedikten sonra, yeni başlamakta olan filmi izlemek için bir miktar odada oyalanmaya çalışır, fakat kimseyi kandıramaz sonunda tıpış tıpış odama dönerdim.
yatağıma yatınca, pür dikkat kesilir, içerideki televizyondan gelen sesleri duymaya çalışır, duyduğum kadarıyla da, "şimdi bir helikopter galiba bir arabaya çarptı, off beee", diye kafamda filmi canlandırmaya çalışırken, uyuyakalırdım.
temiz çamaşır kokan, aile ile geçirilen, bol bol meyve yenilen, abla ile ders çalışılan, babadan fırça yenilen, anneye börek, ablaya kek yaptırılan, babayla musluk tamir edilen, aileyle yemek yenilen, cemil ile katile çok gülünen, "bizimkiler" izlenen güzel günlerdi pazar günleri.
pazarı güzel yapan aile ile olmak, pazarı güzel yapan paylaşmaktı.
***
istanbul kalabalıktı, istanbul'da arkadaşlarım, istanbul'da dostlarım vardı, ondan gidiyordum her haftasonu oraya, yoksa sultanahmet ya da taksim değildi beni cezbeden, gidiyordum işte, sırf gidecek bir yer olsun diye, sırf evimde tek başıma oturmayayım diye.
her pazar, feribot'ta, tam da yolu yarıladığımızda, tam da denizin tam ortasında bir hüzün çöküyordu içime, gökyüzüne bakmanın insanı önemsiz hissettirdiği gibi, denize bakmakta anlamsız yere bir yalnızlık hissi uyandırıyordu insanda. deniz de gökyüzü gibi sadece mutluyken mavi gözüküyordu, ve ben uzun zamandır ikisini de sadece gri görüyordum.
***
anahtarımı hafta sonu bavulum olan minik sırt çantamda zar zor bulup kapıyı açtım, o sırada otomat söndü, apartman da, evim de karanlıktı, el yordamıyla antrenin ışığını buldum, kapıyı kapadım. geçenlerde eve gelen biri, "evin yaşanmamışlık kokuyor" demişti, "nasıl yani", diye sorduğumda ise, "hani tatile çıkarsın da gelirsin ya geri, öyle işte" diye açıklamıştı. "soğan kokmuyor en azından" demiştim konuyu kapatmak için, şimdi misafirin yanında hüzünlenmek olmazdı.
"yatana kadar 6 saatim, yapacak hiç bir şeyim yok" diye düşündüm, bilgisayarı açtım, tüm dizileri izlediğimi fark ettim, "yemek yiyeyim bari" dedim, bir şeyler sipariş ettim, balkona çıktım, bir sigara içtim, yemeğim geldi, youtube'dan bir kemal sunal filmi açtım, yemeğimi tırtıkladım, uzandım.
ev yaşanmamışlık kokuyor, aylardır içinde yemek pişmiyordu, tamir edilecek çok şey ama yol gösterecek kimse yoktu.
yatmadan önce birine "iyi geceler" demenin lüks olduğunu bu zamana değin fark edememiştim belki de.
bana "yat artık" diyecek biri yoktu, ama içimden film izlemek de gelmiyordu.
uyuyakaldım.
***
saat 00:30 civarı uyanınca refleks olarak başucumda duran telefonlara baktım, cevapsız arama ya da mesaj yoktu, antreden bir uğultu geldi...
***
yalnızlık buzdolabı motorunun sesini duymak yattığında, yalnızlık başucundaki çalmayan telefonların, ekran kilitleri devreye girdiğinde heyecanlanmak, ve yalnızlık, artık pazar günlerinden nefret ettiğini düşünerek, mırıldanmak tavana doğru;
"yarın ola, hayrola, yarın ola, hayrola"
yalnızlık belki de sadece beklemek.
pazar akşamları oturma iznim "bizimkiler"'in bitmesi ile sona erer, kanal; trt 1'den star'a çevrildiğinde, ben de odama yollanırdım. pijamalarımı giyer, tekrar oturma odasına döner, annemi ve babamı öper, "iyi geceler" dedikten sonra, yeni başlamakta olan filmi izlemek için bir miktar odada oyalanmaya çalışır, fakat kimseyi kandıramaz sonunda tıpış tıpış odama dönerdim.
yatağıma yatınca, pür dikkat kesilir, içerideki televizyondan gelen sesleri duymaya çalışır, duyduğum kadarıyla da, "şimdi bir helikopter galiba bir arabaya çarptı, off beee", diye kafamda filmi canlandırmaya çalışırken, uyuyakalırdım.
temiz çamaşır kokan, aile ile geçirilen, bol bol meyve yenilen, abla ile ders çalışılan, babadan fırça yenilen, anneye börek, ablaya kek yaptırılan, babayla musluk tamir edilen, aileyle yemek yenilen, cemil ile katile çok gülünen, "bizimkiler" izlenen güzel günlerdi pazar günleri.
pazarı güzel yapan aile ile olmak, pazarı güzel yapan paylaşmaktı.
***
istanbul kalabalıktı, istanbul'da arkadaşlarım, istanbul'da dostlarım vardı, ondan gidiyordum her haftasonu oraya, yoksa sultanahmet ya da taksim değildi beni cezbeden, gidiyordum işte, sırf gidecek bir yer olsun diye, sırf evimde tek başıma oturmayayım diye.
her pazar, feribot'ta, tam da yolu yarıladığımızda, tam da denizin tam ortasında bir hüzün çöküyordu içime, gökyüzüne bakmanın insanı önemsiz hissettirdiği gibi, denize bakmakta anlamsız yere bir yalnızlık hissi uyandırıyordu insanda. deniz de gökyüzü gibi sadece mutluyken mavi gözüküyordu, ve ben uzun zamandır ikisini de sadece gri görüyordum.
***
anahtarımı hafta sonu bavulum olan minik sırt çantamda zar zor bulup kapıyı açtım, o sırada otomat söndü, apartman da, evim de karanlıktı, el yordamıyla antrenin ışığını buldum, kapıyı kapadım. geçenlerde eve gelen biri, "evin yaşanmamışlık kokuyor" demişti, "nasıl yani", diye sorduğumda ise, "hani tatile çıkarsın da gelirsin ya geri, öyle işte" diye açıklamıştı. "soğan kokmuyor en azından" demiştim konuyu kapatmak için, şimdi misafirin yanında hüzünlenmek olmazdı.
"yatana kadar 6 saatim, yapacak hiç bir şeyim yok" diye düşündüm, bilgisayarı açtım, tüm dizileri izlediğimi fark ettim, "yemek yiyeyim bari" dedim, bir şeyler sipariş ettim, balkona çıktım, bir sigara içtim, yemeğim geldi, youtube'dan bir kemal sunal filmi açtım, yemeğimi tırtıkladım, uzandım.
ev yaşanmamışlık kokuyor, aylardır içinde yemek pişmiyordu, tamir edilecek çok şey ama yol gösterecek kimse yoktu.
yatmadan önce birine "iyi geceler" demenin lüks olduğunu bu zamana değin fark edememiştim belki de.
bana "yat artık" diyecek biri yoktu, ama içimden film izlemek de gelmiyordu.
uyuyakaldım.
***
saat 00:30 civarı uyanınca refleks olarak başucumda duran telefonlara baktım, cevapsız arama ya da mesaj yoktu, antreden bir uğultu geldi...
***
yalnızlık buzdolabı motorunun sesini duymak yattığında, yalnızlık başucundaki çalmayan telefonların, ekran kilitleri devreye girdiğinde heyecanlanmak, ve yalnızlık, artık pazar günlerinden nefret ettiğini düşünerek, mırıldanmak tavana doğru;
"yarın ola, hayrola, yarın ola, hayrola"
yalnızlık belki de sadece beklemek.
http://fizy.com/#s/1qghq9 bunu dinle bi de...
yazı çok güzel.. parlament batman'i verdiği gün izni koparmıştım şimdi hatırladım =)
pazar yalınızlığı kalabalık yalnızlıktır....
bugün pazar mıydı?
farkında bile değilim..
farkında bile değilim..
dergiye geldiğimde hava kararmıştı. balkon tarafındaki büyük salonda dergi çalışanlarının büyük bir kısmı oturmuş gündemde olan siyasi ve toplumsal olaylar hakkında konuşup, kapak konusunu düşünüyordu. boş bulduğum bir sandalyeye oturup, susarak onları izledim. zaten gündelik politikadan pek haz etmeyen ben, muhabbet uzadıkça ve sosyal taşlama ve hicivlerin ardı arkası kesilmeyince hepsen sıkıldım. içtiğim çayların ve çektiğim "off"ların haddi hesabı yoktu ama yine de bi türlü muhabbet bitmiyordu. aslında genel itibariyle huzurluydum. tek sıkıntım içinde bulunduğum ortamın sıkıcılığıydı, yoksa kafam gayet rahattı.
konuşmaların kesintiye uğradığı ve odaya sessizlik çöktüğü bir anı fırsat bilerek "bizler meşgul insanlarız kardeşim!" diye ayağa kalktım. hepsi benim bu alakasız çıkışıma hayret etmiş bi şekilde bana bakakaldılar. "kardeşlerim! toplanın etrafıma size anlatacaklarım var!" diye haykırdım, met-üst hariç hepsi sandalyelerini yaklaştırarak etrafımda çember oluşturdu. "daha küçük bir çocukken ben, bir ilişkinin iki kişiyle yaşandığını ve tabiki ilişkiyi sürdürenin de bitirenin de bu iki kişinin duygu ve düşünceleri olduğunu sanardım. yanlışmış, aldanmışım... misal siz genç ve sağlıklı bir birey olarak hayatınıza bir kişinin girmesini istiyorsunuz di mi? imkansız! o bir kişiyle beraber istemediğiniz, hiç görmediğiniz belki de hiç sevmeyeceğiniz bi on kişi daha giriyor hayatınıza. sadece sevgilinize ve onun sorunlarına karşı duyarlılık, hissiyat göstermeniz yetmez. onun en yakın arkadaşının, en yakın arkadaşının sevgilisinin, ablasının, ablasının nişanlısının, ev arkadaşının, ev arkadaşının eski sevgilisinin sorunlarına, dertlerine de aynı duyarlılıkla eğilmeniz hatta çözüm arayışlarına girmeniz, gerekiyor. aksi takdirde o ilişki yürümüyor, tıkanıyor dostlarım. işte geçen aylardan bir gün ben de sevgilimle buluşmuş, kafede çayımı yudumlarken birden bire kendimi saatlerdir eyüp hakkında konuşurken yakaladım. eyüp'ü hiç görmemiştim, sadece kız arkadaşımın anlattıklarından kafamda bir eyüp figürü oluşmuştu. hakkında çok şey biliyordum. eyüp, kız arkadaşımın ev arkadaşı nevin'in eski sevgilisiydi, ayı görüntüsüne rağmen son derece duyarlı, ince, hassas, kırılgan bir çocuktu. nevin'den sonra bir ilişki denemesine girmişti ama nevin'i unutamamıştı. zira geride yaşanmış bi 4 yıl vardı. ve kendini son zamanlarda iyice umutsuz çaresiz hissediyor, zaman zaman ağlama nöbetleri geçiriyordu. doğal olarak onun bu içinde bulunduğu bu ruh hali nevin'i de etkiliyordu.- gitsin, nevin'le konuşsun yeniden başlasınlar- dedim… artık çok geçmiş, sancılı ayrılık döneminde sarfedilen o kadar kırıcı sözden sonra bir araya gelmeleri imkansızmış, hem nevin şimdi yeni bir ilişkiye başlamışmış.- e eyüp duyarlı hassas değil miydi? ne diye ayrılırken kıza küfretti bu şerefsiz. bu mudur ince, hassas tavır?- diye çıkıştım, sustu. sonra sakinleşip, - başka bi kız bulalım bu eyüp'e. bir aşkın acılarını unutturacak yeni bi aşk sipariş edelim- diye öneride bulundum. içine kapanıkmış, kızlara açılamazmış. bi saat boyunca eyüp'ün yararına ne önerdiysem bi gerekçeyle refüze edildi. en sonunda dayanamadım "e bari ben gideyim bu eyüp denen şerefsize bi kere vereyim de sen de, eyüp de, nevin de sevinsin!" diye patladım. kavga ettik. zaten bu olaydan bir hafta sonra da ayrıldık. ama iki aydır kafam öyle rahat öyle huzurlu ki dostlarım anlatamam" diye anlattım dergi çalışanlarına.
"fakat... ilişki, birliktelik bunlar değil mi zaten. rica ederim kuzum biraz daha alttan almaya, daha az nobran olmaya çalışın." diye tedirgince lafa girdi yiğit. "ya ne yapmak lazımmış? kaz gelecek diye bana, tavuk mu göndermeli? yoksa bir fino gibi susta durmak mıdır en münasibi? istemem eksik olsun! herkes gibi koşarak elin eyüp'üne methiyeler mi yazmak? yoksa sevgilinin yüzü gülecek diye bir an karşısında taklalar mı atmak lazım her zaman? istemem eksik olsun! ricaya mı gitmeli? kapı kapı dolaşıp pabuç mu eksiltmeli? yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim? yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim? eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!" diye bir tirat geçtim. bi alkış tufanı koptu.
yiğit'in çayından bir yudum alarak "dediğim gibi bizler meşgul adamlarız dostlarım" diye tam devam ediyordum ki köşede oturan met-üst hiç istifini bozmadan, önündeki kağıda bişeyler çizerek "yalnız, konuşmasına hep "biz" diye başlar" dedi. sustum, baktım, kıpırtısız bi şekilde kağıda bakmaya devam ediyordu. "ben meşgul bir insanım dostlarım! ben ve sevgilim iki kişi bile fazla gelirken hayatıma..." diye devam ettim. "iki kere yalnız, iki yalnız eder" dedi. umursamadım devam ettim... "iki kişi bile fazlayken bir de bu kalabalık..." dedim. "yalnızın hayatını kalabalıklar yaşar. yalnız ölünce nüfus eksilmez" dedi ve "yalnızlar rıhtımı, kuru kalabalıktan ibarettir" diye ekleyip "ezehehe mezehehehe!" diye güldü. "hay sokayım kalabalığa" diyip "kardeşim ben yaratıcı bir insanım. ben sancılı yaratım süreciyle mi uğraşıcam eyüp'le nevin'le mi?" diye ter içinde derdimi anlatmaya çalıştım. "yalnız, yaratıcıdır. ossuruktan nem kapar, acayip sorun yaratır" dedi. metin'in araya girip laf sokmaları beni inceden göt oğlanı yapıyordu. "metin abi bak büyüğümsün saygı duyuyorum sana. sen de bana duy. şurda bi hikayemizi anlatıyoruz dimi? ses çıkarma yoksa döverim seni!" diye insan gibi uyardım. "her insanın bir hikayesi vardır, yalnızın karadeniz fıkrası" dedi, bütün odadakiler güldü. "abi ayıp oluyor ama..." diyip çaresiz boynumu büktüm. "yalnıza sormuşlar; -boynun neden eğri?- -hüzün kireçlenmesinden- demiş" diye son darbeyi vurup bi de eğri boynuma şaplak attı. kahkahalar dur durak bilmiyordu, sinirim iyice tepeme çıktı. "boşaltın burayı, çabuk çıkın odadan! bu adamla birebir kalmak istiyorum!" dedim. bir tek ersin "umut'u bilirim. çok sinirlendi, birazdan metin abi’yi kıymaya çevirir" diyerek koşa koşa kaçtı. selçuk "kimin yerinden kimi kovuyorsun artist! aaa şuna bak dağdan geldi bağdakini kovuyor!" diye çıkıştı. bunun üzerine "metin abi gelir misin iki dakka? senle özel bişey konuşucam" dedim, sağolsun geldi. mutfağı gittik. gözyaşları içinde sarılıp, aslında odadaki beni anlayan tek kişi olduğunu, mümkünse kendisine dışarda bi kahve ısmarlamak istediğimi söyledim. "yalnızın içkisi fıçı biradır" dedi, bi birahaneye gittik.
bol bol dertleştik, fikir teatisinde bulunduk. "yalnızın gizlisi saklısı olmuyor. aşkı da, sevgisi de, ilişkisi de halka mal oluyor. tıpkı baraj gibi, yol gibi kamu alanı oluyor. herkes yorum yapabiliyor, eski sevgilisinin arkasından topluca atıp tutulabiliyor. aslında kötü niyetinden değil böyle konuşması herkes içinde. yalnızlıktan. zira eski sevgilileri hakkında konuştuğu zaman azımsanmayacak bi çevre ediniyor etrafında. sonra beraberce yorum yaptığı arkadaşlarına darılıyor, yine yalnız kalıyor. ilişki dediğinde yarım yamalak bişey dimi abi?" diye sordum. katıldı ve "yalnız hiçbir şeyin sonunu getiremez... herşeyin ortasını yaşar… yalnız orta malıdır, herkes onu kullanmalıdır" dedi. ikinci biradan sonra ben sapıttım. "yalgızam yalgız" türküsünü söyledim. üçüncü biranın ortasında sızıp kaldım. tek hatırladığım misafirliğe gelip de uyuyup kalmış bir çocuğun babasının kollarında uyur vaziyette evden çıkarılması gibi birahaneden çıkarılıp taksiye bindirilmemdi. metin abi’lerin evine gittik. eşi meryem abla bana salonda yer yatağı yaptı. tam dalıyordum ki metin abi geldi, dürttü. "efendim abi nooldu?" dedim "yalnız, misafir evlerinde uyumaya bayılır" dedi, gitti. yüz verdikçe iyice şımarmıştı metin abi, bu yalnızlık geyiği de canımı sıkmıştı. sinirlendim döndüm g.tümü yattım. rüyamda çocukluğumun sabun reklamı yıldızı ornellia muti ile sevişirken nur yüzlü kıvırcık saçlı ihtiyara basıldım. kendi rüyamdan kovuldum.
sabah kahvaltıda gündüz niyetine rüyamı anlattım. meryem abla yorum yapmadı, metin abi "yalnızın dudakları sigara öper, elleri buram buram otuzbir dedi. onbir yaşındaki çocukları denizali de dahil hepsi kahkahalarla güldü. konuyu değiştirmek için "ya metin abi sen beni kucaklayıp götürecek kadar güçlü müsün yaa! nasıl götürdün beni dün gece öyle taksiye" diye sordum. "ben götürmedim ki... yan masada tek başına oturan ayı görünüşüne rağmen son derece duyarlı, ince, hassas, kırılgan bir genç vardı. ondan rica ettim o götürdü" dedi.
umut sarıkaya
konuşmaların kesintiye uğradığı ve odaya sessizlik çöktüğü bir anı fırsat bilerek "bizler meşgul insanlarız kardeşim!" diye ayağa kalktım. hepsi benim bu alakasız çıkışıma hayret etmiş bi şekilde bana bakakaldılar. "kardeşlerim! toplanın etrafıma size anlatacaklarım var!" diye haykırdım, met-üst hariç hepsi sandalyelerini yaklaştırarak etrafımda çember oluşturdu. "daha küçük bir çocukken ben, bir ilişkinin iki kişiyle yaşandığını ve tabiki ilişkiyi sürdürenin de bitirenin de bu iki kişinin duygu ve düşünceleri olduğunu sanardım. yanlışmış, aldanmışım... misal siz genç ve sağlıklı bir birey olarak hayatınıza bir kişinin girmesini istiyorsunuz di mi? imkansız! o bir kişiyle beraber istemediğiniz, hiç görmediğiniz belki de hiç sevmeyeceğiniz bi on kişi daha giriyor hayatınıza. sadece sevgilinize ve onun sorunlarına karşı duyarlılık, hissiyat göstermeniz yetmez. onun en yakın arkadaşının, en yakın arkadaşının sevgilisinin, ablasının, ablasının nişanlısının, ev arkadaşının, ev arkadaşının eski sevgilisinin sorunlarına, dertlerine de aynı duyarlılıkla eğilmeniz hatta çözüm arayışlarına girmeniz, gerekiyor. aksi takdirde o ilişki yürümüyor, tıkanıyor dostlarım. işte geçen aylardan bir gün ben de sevgilimle buluşmuş, kafede çayımı yudumlarken birden bire kendimi saatlerdir eyüp hakkında konuşurken yakaladım. eyüp'ü hiç görmemiştim, sadece kız arkadaşımın anlattıklarından kafamda bir eyüp figürü oluşmuştu. hakkında çok şey biliyordum. eyüp, kız arkadaşımın ev arkadaşı nevin'in eski sevgilisiydi, ayı görüntüsüne rağmen son derece duyarlı, ince, hassas, kırılgan bir çocuktu. nevin'den sonra bir ilişki denemesine girmişti ama nevin'i unutamamıştı. zira geride yaşanmış bi 4 yıl vardı. ve kendini son zamanlarda iyice umutsuz çaresiz hissediyor, zaman zaman ağlama nöbetleri geçiriyordu. doğal olarak onun bu içinde bulunduğu bu ruh hali nevin'i de etkiliyordu.- gitsin, nevin'le konuşsun yeniden başlasınlar- dedim… artık çok geçmiş, sancılı ayrılık döneminde sarfedilen o kadar kırıcı sözden sonra bir araya gelmeleri imkansızmış, hem nevin şimdi yeni bir ilişkiye başlamışmış.- e eyüp duyarlı hassas değil miydi? ne diye ayrılırken kıza küfretti bu şerefsiz. bu mudur ince, hassas tavır?- diye çıkıştım, sustu. sonra sakinleşip, - başka bi kız bulalım bu eyüp'e. bir aşkın acılarını unutturacak yeni bi aşk sipariş edelim- diye öneride bulundum. içine kapanıkmış, kızlara açılamazmış. bi saat boyunca eyüp'ün yararına ne önerdiysem bi gerekçeyle refüze edildi. en sonunda dayanamadım "e bari ben gideyim bu eyüp denen şerefsize bi kere vereyim de sen de, eyüp de, nevin de sevinsin!" diye patladım. kavga ettik. zaten bu olaydan bir hafta sonra da ayrıldık. ama iki aydır kafam öyle rahat öyle huzurlu ki dostlarım anlatamam" diye anlattım dergi çalışanlarına.
"fakat... ilişki, birliktelik bunlar değil mi zaten. rica ederim kuzum biraz daha alttan almaya, daha az nobran olmaya çalışın." diye tedirgince lafa girdi yiğit. "ya ne yapmak lazımmış? kaz gelecek diye bana, tavuk mu göndermeli? yoksa bir fino gibi susta durmak mıdır en münasibi? istemem eksik olsun! herkes gibi koşarak elin eyüp'üne methiyeler mi yazmak? yoksa sevgilinin yüzü gülecek diye bir an karşısında taklalar mı atmak lazım her zaman? istemem eksik olsun! ricaya mı gitmeli? kapı kapı dolaşıp pabuç mu eksiltmeli? yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim? yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim? eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!" diye bir tirat geçtim. bi alkış tufanı koptu.
yiğit'in çayından bir yudum alarak "dediğim gibi bizler meşgul adamlarız dostlarım" diye tam devam ediyordum ki köşede oturan met-üst hiç istifini bozmadan, önündeki kağıda bişeyler çizerek "yalnız, konuşmasına hep "biz" diye başlar" dedi. sustum, baktım, kıpırtısız bi şekilde kağıda bakmaya devam ediyordu. "ben meşgul bir insanım dostlarım! ben ve sevgilim iki kişi bile fazla gelirken hayatıma..." diye devam ettim. "iki kere yalnız, iki yalnız eder" dedi. umursamadım devam ettim... "iki kişi bile fazlayken bir de bu kalabalık..." dedim. "yalnızın hayatını kalabalıklar yaşar. yalnız ölünce nüfus eksilmez" dedi ve "yalnızlar rıhtımı, kuru kalabalıktan ibarettir" diye ekleyip "ezehehe mezehehehe!" diye güldü. "hay sokayım kalabalığa" diyip "kardeşim ben yaratıcı bir insanım. ben sancılı yaratım süreciyle mi uğraşıcam eyüp'le nevin'le mi?" diye ter içinde derdimi anlatmaya çalıştım. "yalnız, yaratıcıdır. ossuruktan nem kapar, acayip sorun yaratır" dedi. metin'in araya girip laf sokmaları beni inceden göt oğlanı yapıyordu. "metin abi bak büyüğümsün saygı duyuyorum sana. sen de bana duy. şurda bi hikayemizi anlatıyoruz dimi? ses çıkarma yoksa döverim seni!" diye insan gibi uyardım. "her insanın bir hikayesi vardır, yalnızın karadeniz fıkrası" dedi, bütün odadakiler güldü. "abi ayıp oluyor ama..." diyip çaresiz boynumu büktüm. "yalnıza sormuşlar; -boynun neden eğri?- -hüzün kireçlenmesinden- demiş" diye son darbeyi vurup bi de eğri boynuma şaplak attı. kahkahalar dur durak bilmiyordu, sinirim iyice tepeme çıktı. "boşaltın burayı, çabuk çıkın odadan! bu adamla birebir kalmak istiyorum!" dedim. bir tek ersin "umut'u bilirim. çok sinirlendi, birazdan metin abi’yi kıymaya çevirir" diyerek koşa koşa kaçtı. selçuk "kimin yerinden kimi kovuyorsun artist! aaa şuna bak dağdan geldi bağdakini kovuyor!" diye çıkıştı. bunun üzerine "metin abi gelir misin iki dakka? senle özel bişey konuşucam" dedim, sağolsun geldi. mutfağı gittik. gözyaşları içinde sarılıp, aslında odadaki beni anlayan tek kişi olduğunu, mümkünse kendisine dışarda bi kahve ısmarlamak istediğimi söyledim. "yalnızın içkisi fıçı biradır" dedi, bi birahaneye gittik.
bol bol dertleştik, fikir teatisinde bulunduk. "yalnızın gizlisi saklısı olmuyor. aşkı da, sevgisi de, ilişkisi de halka mal oluyor. tıpkı baraj gibi, yol gibi kamu alanı oluyor. herkes yorum yapabiliyor, eski sevgilisinin arkasından topluca atıp tutulabiliyor. aslında kötü niyetinden değil böyle konuşması herkes içinde. yalnızlıktan. zira eski sevgilileri hakkında konuştuğu zaman azımsanmayacak bi çevre ediniyor etrafında. sonra beraberce yorum yaptığı arkadaşlarına darılıyor, yine yalnız kalıyor. ilişki dediğinde yarım yamalak bişey dimi abi?" diye sordum. katıldı ve "yalnız hiçbir şeyin sonunu getiremez... herşeyin ortasını yaşar… yalnız orta malıdır, herkes onu kullanmalıdır" dedi. ikinci biradan sonra ben sapıttım. "yalgızam yalgız" türküsünü söyledim. üçüncü biranın ortasında sızıp kaldım. tek hatırladığım misafirliğe gelip de uyuyup kalmış bir çocuğun babasının kollarında uyur vaziyette evden çıkarılması gibi birahaneden çıkarılıp taksiye bindirilmemdi. metin abi’lerin evine gittik. eşi meryem abla bana salonda yer yatağı yaptı. tam dalıyordum ki metin abi geldi, dürttü. "efendim abi nooldu?" dedim "yalnız, misafir evlerinde uyumaya bayılır" dedi, gitti. yüz verdikçe iyice şımarmıştı metin abi, bu yalnızlık geyiği de canımı sıkmıştı. sinirlendim döndüm g.tümü yattım. rüyamda çocukluğumun sabun reklamı yıldızı ornellia muti ile sevişirken nur yüzlü kıvırcık saçlı ihtiyara basıldım. kendi rüyamdan kovuldum.
sabah kahvaltıda gündüz niyetine rüyamı anlattım. meryem abla yorum yapmadı, metin abi "yalnızın dudakları sigara öper, elleri buram buram otuzbir dedi. onbir yaşındaki çocukları denizali de dahil hepsi kahkahalarla güldü. konuyu değiştirmek için "ya metin abi sen beni kucaklayıp götürecek kadar güçlü müsün yaa! nasıl götürdün beni dün gece öyle taksiye" diye sordum. "ben götürmedim ki... yan masada tek başına oturan ayı görünüşüne rağmen son derece duyarlı, ince, hassas, kırılgan bir genç vardı. ondan rica ettim o götürdü" dedi.
umut sarıkaya
yalniz olmaktan en keyif aldigim gundur herhalde
butun gun miskin miskin uyu kalk mac izle vs
butun gun miskin miskin uyu kalk mac izle vs
ben hep tuttu frutti kovalardım abi sizin çocukluk sorunlu geçmiş
yalnız kalabildiğim tek gün...mutlu oluyorum.hele ki sabah kahvaltısı...gerçi tercihim olduğu için acıtmıyor sanırım
pazar günü feysbukta paylaşılanlar bile daha az layk ediliyo .
cunku herkes geziyo .
cunku herkes geziyo .
aynı pazar günlerinin banyo günü olması hadisesi vardır birde
yazıyı güzel bulan arkadaşlara teşekkür ederim.
banyo'yu unutmuşum evet, gerçi artık banyo'da kalmadı, duş ve duş jelleri girdi hayatımıza...
banyo'yu unutmuşum evet, gerçi artık banyo'da kalmadı, duş ve duş jelleri girdi hayatımıza...
yalnız olmak yanlış olmaktan gelir..
salı gecesi aynaya bakıp yalnız olduğunu biliyorsan.. pazar'ın günahı yok..
ama çarşambalardan sen sorumlusun kızım.. bil.
salı gecesi aynaya bakıp yalnız olduğunu biliyorsan.. pazar'ın günahı yok..
ama çarşambalardan sen sorumlusun kızım.. bil.
hala hacışakirden şaşmam
