okuduğunuz kitaplardan sevdiğiniz satırlar..

Anasayfa  \  Forumlar  \  Okuma  \  okuduğunuz kitaplardan sevdiğiniz satırlar..
 
"çok şey bilmek hastalıktır"

-yer altından notlar- dostayevski  

albert camus

04 Kas 2009 11:59

Mesaj Gönder

hayat düşünceleri tutan bir hapishanedir
insan can sıkıcı bir saç demetidir
ben ise akılsız bir robotum... tutunamayanlar  

melatonin

04 Kas 2009 15:46

Mesaj Gönder

"şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum." dedi. "bu eksiklik sana değil, bana ait...bende inanmak noksanmış... beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanmadığım için sana aşık olmadığı zannediyormuşum... bunu şimdi anlıyorum. demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar.... ama şimdi inanıyorum... sen beni inandırdın. seni seviyorum. deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum... seni istiyorum...içimde müthiş bir arzu var... bir iyi olsam!"

kürk mantolu madonna
sabahattin ali  

pretty little devil

05 Kas 2009 00:29

Mesaj Gönder

bir kadını ağlatırken çok dikkat edin,
çünkü allah gözyaşlarını sayar...
kadın erkeğin kaburgasından yaratıldı,ayaklarınd an yaratılmadı, öyle olsaydı ezilirdi...
üstün olmasın diye başından da yaratılmadı.
ama göğsünden yaratıldı, eşit olsun diye...
kolun biraz altında korunsun diye..
kalp hizasında sevilsin diye..."  

Think Twice

05 Kas 2009 02:39

Mesaj Gönder

körler gibiyimdir ben... önce ve hep seslere vurulurum... sesler soyar beni hayatımdan... sesler kurtarır beni benden... gelir içimdeki o sevinçli ıstıraba dokunurlar...
bazen aradan yıllar geçer... o sesi hiç duymaz olurum. dünyadan çekilmiş gibiyimdir. o ses olmayınca yaşamıyorumdur sanki. beni bekler ömrüm... ezbere yaşar dururum... tepkilerim otomatiktir... bir benliğim yoktur sanki. böyle zamanlarda o ses içimdeyken yaptığım gibi insanların gözlerine durup korkmadan bakmak isterim, ama nedense yapamam... hep kaçarak yaşarım, hep saklanarak... insanların beni bir ölü olarak bilmesinden korkarım... boşluğa el sallar dururum. kaskatı kesilmiş, ölümden bile çare umarken, arayıp soranlara, iyiyim derim, iyiyim; herşey yolunda...
işte onun sesiydi beni hayatımdan soyan... birgün, bir yerde duydum sesini. o an hissettim, onun sesiydi bunca yıl yaşadığımı hatırlatan... nasıl ve nerede tanıştığımız önemli değil, sesiydi önemli olan...
buluşmamız zor olmadı...
sizi hemen, bugün görmek istiyorum, dedim.
tamam dedi, hemen, korkusuzca, nerede, siz söyleyin...
nerede oturuyorsunuz, diye sordum...
size göre karşı taraftayım ben..
peki öyleyse, yeri siz tayin edin, dedim...
bir kıyıdan söz etti... teknelerin gelip yanaştığı, balıkçı barınaklarının olduğu bir yerden. yerin ismini tam olarak söylemek istemiyorum...
saat kaçta? diye sordum...
ne tepki vereceğimi merak ettiğimden olacak, gecenin geç bir saatini söyledim...
tamam, dedi hiç tereddütsüz... söylediğiniz saatte ordayım...
bütün gün hiçbir iş yapmadım. gecenin o geç saatini bekledim. bütün gün onu seversem, bu hayattan çıkıp giderim dedim, kendime... onu seversem kurtulurum kendimdem... kurtulurum bu ölü zamanın ağırlığından...
aslında hepimiz kaçıp kurtulmaz isteriz bizi öldüren o zaman'dan, ama aradığımız kişiyi, bence o sesi bulamadığımız için istesek de kaçamayız... kaçamayınca hayata takılırız... takıldıkça para ve güç sahibi olmaya çalışırız... oldukça da hiç kaçamayız... kalbimiz ellerimizde kuruyup gider... ve sonra hep döneriz ölü kalbimizin etrafında...
kalbimiz sırlarıyla beraber ellerimizde kuruyup gitmesin diye severiz aslında birilerini... kim olduğumuzu bilmek, kendimizi arayıp bulmak için başkalarında kaybolmak isteriz...
söylediği yere neredeyse tam zamanında geldi... taksinin farlarında telaşlı, kırgın ve minyon siluetini seyrettim bir süre... ağaçların arasında bir görünüp, bir kaybolarak yürüdü... sonra kuytu bir köşe buldu kendine, bir banka oturup bir süre ağaçların arasından beni seyretti... ben olsam, ben de öyle yapardım... bir süre uzaktan birbirimizi seyrettik... bu sırada balıkçı kulübelerinin olduğu yerden, büyükçe bir barınaktan, içli, dokunaklı bir ney sesi geliyordu... bütün yaşayan ölüler adına, kendi yasını tutan bir ney sesiydi bu... içinize alın bu sesi, bu sese maruz kalın,belki ebediyen sizin olur o sırlarla dolu kalbiniz, der gibiydi bu ses...
gözünün akını gördüm önce: işıklıydı, deliydi, hastaydı... sonra beyaz ayakkabılarını: masumdu, kirliydi, aceleciydi... ama aslolan sesiydi... neler konuştuk bilmiyorum. ne söylediğini değil, sesini duyuyordum sadece.. sesine göre çok konuşan, her aklına geleni söyleyen biriydi sanki. bunu hissetmemek için ne dediğinden çok, sesini içime alıyordum, bir de o ışıklara gömülmüş hasta gözlerini...
bir ara var mısın, ilk vapurla ada'ya gidelim senle, dedi... sesi sanki yüzünün güzelliği kanatıyordu... yüzünde sakladığı ne varsa sesinde kanıyordu... beni öldüren zamanım'dan kaçıyordum ben: sesinde kanayan yüzüne bakıp onun hep yaptığım gibi hiç tereddütsüz, tamam dedim, nasıl istersen.
bunu derken eğilip gözlerime baktı dikkatlice, biliyor musun, beni hiç şaşırtmadın, düşündüğüm gibisin; iyi kalpli bir kötüsün sen, dedi... bunu neden ve niye söylediğini çok iyi bilmiyordu oysa... belki de bugüne dek yaşadıklarını anlamlı kılacak bu sırrı açıklamayı bana bırakmıştı...
parktan çıkarken tahta barınaktan gelen ney sesine son kez kulak verdim yine. çünkü ney sesi benim için acı çeken nefestir. bu nefes, hayata soluk veren ruhtur. dudaktan kalbe geçen efsundur. ney bir ömre malolur. o ses kendi kanına batmış bir hevestir. nerede kendi hayatına ıstırap duyan biri varsa, orada ney sesi vardır. nerede bir ney sesi duysam orada kendim gibi yitik bir hayata vurgunu olduğumu hissederim.. ney sesine tutkuyla kulak verdiğimi farketti. o da sesin geldiği tarafa biraz ürküntü, ama en çok da hayranlıkla baktı. ama birden yüzü değişti: bırak, boş ver onu, dedi, duymuyor musun kötü çalıyor... bunu söylerken sanki gözleri dolmuştu: tanıyor musun neyi üfleyeni, diye sordum... telaşlanır gibi oldu. geçiştirmek ister gibi: pek tanıyorum sayılmaz, dedi, sonra birden koluma girip hadi buradan gidelim dedi... yaz gecesiydi yürüdüğümüz her yer. ama bastığımız heryer çamurdu... çamurlarda sesi çınlıyordu, gözlerindeki o hastalıklı beyaz ışık çamurlardan yansıyordu. o beyaz, o kanayan gülümseme... çocukluğumdan hatırlıyorum bu gülümsemeyi. o ses yoksa, o sesin içindeki "iyilik yağmurları" yoksa o kadar azdı bu gülümseme; ama sonunda bekleyene vardı. ve hep ötelere taşırdı... ölü ve öldüren zaman'ın ötelerine. ezbere yaşanmış, kötü, basit yaşanmış ne varsa hep ötelere. kötülüklerle sarılıydı heryer.
hiç aldırış etmez geçip giderdim vanilya kokulu bir anneye sarılıp... peki, sabah uyanınca ne yapacaksın, diye sorup düşünen hiçkimsem yoktu... ömrüm annemi düşünmekle geçmiştim, oysa ben daha kimsesizdim kimsesiz annemdem... kimi sevmeye kalksam, onu çoktan öldürmüştü o eksik sevgi.
ben bu beyaz gülümsemeyi oradan hatırlıyorum... kim kendini hatırlamaya çalışırsa, orada binlerce sevgiyi öldürüyordu... öyle yanlış bir hayattı ki benimkisi öldürmeden ulaşamıyordum ona... bu beyaz gülümsemeyi bir anne kadar kimsesiz, bir çocuk kadar umutsuz olduğum kadar eskiden tanıyordum onu... .işte onun sesi o kadar eskiden geliyordu... kimsesiz ve beyaz bir anne gibi uzaktan...
ama beni asıl düşündüren daha henüz gördüğüm bir insanın bana bunca şeyi hissettirmesi, içimdeki o çok eski, o solgun, ama çok derindeki yarama dokunmasıydı... onu hiç tanımıyordum oysa, belki de hiç tanıyamayacaktım.
ama bazen sevgiyi öylesine özleriz ki, sevgimize rağmen severiz.. sadece sevgi için koruduğumuz benliğimize rağmen.. bekleyişlerdir, vazgeçişlerdir aslında benliğimizi derinleştiren... en yücesini, en soylusunu, en başkasını bulabilmek için elimizle hemen yakalayabileceğimiz mutluluk anlarını geri çevirebilme cesaretidir onu anlamlı kılan... bu yüzden herkesin yanlış bildikleridir bizim asıl sevgimiz... ama bazen onca bekleyişi mahvedercesine sırlarından açarız özlemden ağrıyan kalbimizi... kalbimizi en çok sırlarımız korur, ama sevgiye özlemden bu sırları çoğu kez ruh sandığımız bir boşluğa savururuz... sırsız kalan kalbimiz her kötülüğe açıktır artık, her kötülüğü biriktirip çoğaltmaya..
istediği gibi ada'ya gittik... benim için ada hayatın, taptıkça beni yokeden bu şehrin koşulsuz bağışlayan alacakaranlığıdır... ben biraz daha bu umutla yaşamak için o alacakaranlığa taptım hep... ben ona taparken unutmuştum meğer, yıllar önce bütün adalar karalara bağlanmış... ve artık her adada bir başka mafya varmış...
gecenin bir yarısı ada'nın tehna yollarında yürürken, ardımızdan ceketli, bıyıklı, hoyrat adamların geldiğini farkettim... bir anda yüzü soldu ve telaşla koluma sarılıp, ne olur kaçalım buradan dedi, kaçalım, nereye gitsem hatalarım arkamdan geliyor, gidelim buradan...
ada'dan kaçmak için gelecek son vapuru beklerken, mafyanın adamlarından biri masamıza yaklaştı, ve onu yan masaya çağırdı... bense çok eski bir sese vurgun, bense çok eski bir yanılgıyla sarhoş uzakları, öldürmeyen zaman'ları seyre dalmışken o beni gösterdi: yanımda arkadaşım var...
adam küstahça üsteledi: salih abi buna çok bozulacak...
nasıl olduysa o an vapur gelmiş, kıyıya yanaşmıştı... birden tuttum elinden, birlikte koşarak son vapura bindik... mafya adada kaldı... biz denizlere açıldık... yolda sordum. bütün bunların anlamı neydi. mafya kılıklı adamlarla ne ilişkisi olabilirdi, onları ne zaman tanımıştı, salih denen adam da kimdi...
işıklara gömülmüş o hasta gözleriyle gözlerime baktı uzun uzun... insan en çok sevdiğini öldürürmüş, der gibi baktı.. hayattan çok korktuğumuz için bazen hayattan daha acımasız ve kötü oluruz, der gibi baktı... ne sorsam, ne söylese tarifsiz incinecekmiş gibi baktı.. gözlerindeki çığlığa bakıp sustum ben de...
ona soramayacağım başka şeyler de vardı... örneğin nerede oturduğunu asla bilemeyecektim... ansızın kaybolup bir süre ortalarda gözükmediği, hatta telefonlarıma bile çıkmadığı zamanlarda nerede ve kimlerle olduğunu da soramayacaktım...  

Think Twice

05 Kas 2009 02:47

Mesaj Gönder

don juan'ın öğretisi

don juan ve carlos kırda geziye çıkıyorlar. bir yerde dinlenirken konuşmaya başlıyorlar.
don juan, carlos'un değişmesi gerektiğini söyler. carlos, yavaş yavaş değişmekte olduğunu, zamana ihtiyacı olduğunu belirtir. don juan, "benim konuştuğum, bir anda olan değişme, " der. ve tüm sorunun nerede yattığına işaret eder; "sorunun temelinde, senin istediğin kadar zamanın olduğunu düşünmen yatıyor, " der.
carlos, düşüncesinde ısrar eder. "evet, dünyada bir devamlılık vardır, önceden bilebildiğimiz, önceden tahmin edebildiğimiz bir tutarlılık vardır," düşüncesini savunur.
don juan, "senin devamlılık düşüncen seni daha çekingen, ürkek yapar. devamlılık bilinci içinde senin eylemin ürkek, çekingen
bir insanın eylemi olur. şu dünyada hayatının son savaşını veren bir insanın havası, gücü, etkileyici tavrı olamaz. yani, senin önceden bildiğin devamlılık ve tutarlılık, seni ne güçlü kılar, ne de mutlu eder," der.
bir süre sonra, carlos, "çekingen bir insan olmak, çok mu kötü —bir şey," diye sorar.
don juan, "hayır," der. "eğer, ölümsüz isen, istediğin kadar çekingen, ürkek olabilirsin. ama, ölümlü bir dünyada yaşıyorsan çekingenliğe, ürkekliğe hiç yer yok. ürkeklik, aslında sadece senin kafanda olan bir şeye bağlanmandan kaynaklanır. ama, bu huşu veren, gizemli dünya senin için ağzım açacaktır; herkese açtığı gibi, sana da ağzını açacaktır. o zaman, senin güvenilir dediğin devamlılığın, hiç de öyle güvenilir olmadığını anlayacaksın. ürkek ve çekingen olmak, insan olarak yapmamız gereken şeyleri yapmamızı engeller. "
carlos, "insanın sürekli ölümünü düşünerek yaşaması, bana doğal gelmi-yor,""diye düşüncesini ifade eder.
"ölüm bizi bekliyor, ve içinde yaşadığımız şu an bizim bu dünyadaki son savaşımız olabilir," diye don juan ciddi bir sesle cevap verir. "ben buna savaş diyorum, çünkü bir mücadeledir. birçok insan bir eylemden diğerine hiçbir mücadele
göstermeden geçer. ama, bir savaşçı, her bir eylemi dikkatle inceler, çünkü o eylem onun bu dünyadaki son eylemi olabilir. ..savaşçı, bu dünyadaki son savaşına gerekli saygıyı gösterir. bu son savaşı, onun yapabileceğinin en iyisini temsil etmeli. böylesi daha mutluluk vericidir, insanın korkusunu giderir. "
carlos, bu söylenenlerle hemfikir olduğunu, yalnız bunu kabul etmenin, ve böyle yaşamanın zor olduğunu söyler.
don juan. carlos'a bakar ve, "senin kendini ikna etmen yıllar alacak; ayrıca, ikna olduktan sonra buna göre hareket etmen de yıllar alacak. umarım bu kadar zamanın vardır, " der.
"sen böyle konuşunca beni korkutuyorsun," diye carlos duygusunu ifade eder.
don juan yüzünde ciddi bir ifade ile carlos'u tetkik eder.
"bu dünyanın esrarengiz bir dünya olduğunu sana söylemiştim, " der. "insan/arı yöneten güçler önceden kestirilemez, korkutucudur, ama onların görkemine tanık olmak her türlü çabaya değer. "
daha sonra don juan, carlos'a bir tuzak kurarak bir tavşan yakalamasını, o tavşanın derisini yüzerek, akşam karanlık çökmeden
"e3ir savaşçı, her bir eylemi dikkatle inceler, çünkü o eylem onun bu dünyadaki son eylemi olabilir."
don juan pişirmesini söyler. don juan, daha önce tuzak nasıl kurulduğunu carlos'a öğrettiği için, kısa zamanda tuzağı kurar ve tavşanı yakalar. tavşanı yakalandığını gören don juan, "şimdi onu öldür, " der. carlos, tuzağın içine uzanır, tavşanı kulaklarından yakalar, tam dışarı çıkarırken birdenbire dehşete düşer; çünkü tavşanı nasıl öldüreceğini bilmediğini anlar; don juan şimdiye kadar tuzak kurmasını öğretmiştir, ama, nasıl öldürüleceğini öğretmemiştir.
tavşanı elinden bırakır, ve don juan'a, "ben öldüremem," der. "neden," diye don juan sorar. "daha önce hiç öldürmedim," der.
"ama, daha önce yüzlerce kuş ve diğer hayvan avladın, " diye don juan cevap verir.
"ben onları tüfekle öldürdüm; ellerimle hiç hayvan öldürmedim." "ne fark eder? bu tavşanın vadesi geldi." don juan bu sözleri tavşanın vadesinin geldiğini gerçekten bilen bir insanın otoriter edası içinde söyler.
carlos'un ağzından öykünün geri kalanını dinleyelim: "don juan gözlerinde vahşi bir bakışla, "öldür onu!" diye emretti. "öldüremem," dedim.
tavşanın ölmesi gerektiğini bağırarak söyledi. bu güzel çölde onun serbestçe gezmesinin sonunun geldiğini söyledi. benim oyalanmaya hakkım olmadığını, tavşanları yöneten ruhun onu tam akşam üzeri benim tuzağıma yönlendirdiğini söyledi.
aklımı karıştıran bir sürü düşünce ve duygular, sanki onlar beni bekliyorlarmış gibi, kafama üşüştüler. benim tuzağıma yakalanan tavşanın trajedisini tüm açıklığı ile kavramıştım. birkaç saniye içinde hayatımda yaşadığım böyle can alıcı anlar aklımdan süratle geçti, ve benim de o zamanlar tavşanın durumunda olduğumu anladım.
tavşana baktım; o da bana baktı. tavşan kafesin kenarına çekilmişti, büzüşmüştü, sessizdi ve hareketsizdi. yeniden göz göze geldik; onun bakışlarında sessiz bir umutsuzluk gördüm, ve bu umutsuzluğun kendi umutsuzluğum olduğunu ta derinlerimde hissettim.
yüksek sesle, "canı cehenneme," dedim, "hiçbir şey öldürmeyeceğim. bu tavşanı serbest bırakacağım."
yoğun bir duygu içinde titredim. tavşanı kulağından yakalamaya çalışırken kollarım titriyordu; tavşan kaçtı ve onu yakalayamadım. yeniden denedim ve yine beceremedim. başım döndü, gözüm karardı, tuzağı tekmeledim; amacım tuzağı parçalamak ve tavşanı serbest bırakmaktı. tuzak umduğumdan daha sağlamdı, beklediğim şekilde tekmemin altında parçalara ayrılacağına, sapasağlam duruyordu. çaresizlik duygum dayanılamayacak bir yeise dönüştü. sağ ayağımla tuzağın ucuna bütün gücümle bastırdım. tuzağı yapmakta kullandığım sopalar çatırdayarak kırıldı. tavşanı dışarı çıkardım. bir an içim rahatladı, fakat bu iç rahatlığı uzun sürmedi. tavşan elimde hareketsiz sarkıyordu. ölmüştü.
ne yapacağımı bilemedim. nasıl öldüğünü bulmaya verdim kendimi. incelemeye başladım. don juan'a döndüm. gözlerini dikmiş bana bakıyordu. dehşetle tüm vücudum titredi.
taşların yanına oturdum. başım müthiş ağrıyordu. don juan elini başımın üstüne koydu ve tavşanın derisini yüzüp, karanlık basmadan pişirmem gerektiğini söyledi.
midem bulanıyordu. sanki bir çocuğa konuşuyormuş gibi, büyük bir sabırla benimle konuştu. insanları ve hayvanları yönlendiren güçlerin, bu tavşanı bana yönlendirdiğini söyledi; aynı güçlerin beni de kendi ölümüme yönlendireceğini ifade etti. tavşanın ölümü nasıl benim için bir armağan olmuşsa, benim ölümümün de, birisine, veya bir şeye, bir armağan olacağını söyledi.
başım dönüyordu. günün basit olayları beni yerle bir etmişti. bunun sadece bir tavşan olduğunu düşünmeye çalıştım; ama, o-nunla kurmuş olduğum özdeşimi aklımdan çıkartamadım; o tavşanın ben olduğu duygusundan silkinip kurtulamadım.
don juan, tavşanın etinden, küçük bir parça da olsa yemem gerektiğini söyledi. bu şekilde öğrendiğim bilgiyi geçerli kılmış olacaktım. cılız bir sesle. "hayır, yiyemem." dedim.
"bu güçlerin elinde biz sağa sola savrulan yapraklarız, " diye beni azarladı. "ego'na önem vermeyi, bencilliği bırak ve bu armağanı uygun bir biçimde değerlendir. "
tavşanı yerden kaldırdım; henüz sıcaktı.
don juan üzerime eğilerek kulağıma şunları fısıldadı: "senin tuzağın onun bu dünyadaki son savaşı idi. sana söyledim, bu muhteşem çölde artık onun serbestçe gezmesinin sonu gelmişti. "
 

hey doc

05 Kas 2009 04:52

Mesaj Gönder

genç erkekler ve genç kadınların aşkları üzerine:

aman teslim olmayın!


buenos aires'te ihtiyar bir adamdı. briyantinli, gümüşten saçları vardı. güney amerikalı bir beyazdı pantolonu, ayakkabıları yumurta topuktu. gömleğinin önü göbeğine kadar açıktı, eski zaman parfümlerden kokuyordu. kulüp grisel'in pistinde kırmızı ışıklar yanıyordu. adam, ayağa kalktığında biraz, bana doğru yürürken biraz daha, adım adım daha da gençleşiyordu. dansa kaldırdığında beni, iyiden iyiye zıpkın gibiydi.
zaten genç olmayı en iyi ihtiyar adamlar bilir, genç kız cilvesi yapmayı en iyi ihtiyar kadınlar. insanlar çünkü, yıllar içinde rahatlar, gençliklerinde cesaret edemediklerini ancak ihtiyarladıklarında olurlar.
kulüp grisel'de tangoların en beteri çalıyor; en sevmişi, en terkedilmişi, epey görmüş geçirmişi. bakılmaz tango yaparken göz göze, sanılanın aksine. gövdeyle ilgili bir meseledir, orada, pistin ortasında sürüp giden; kadınla ve tamamen erkekle ilgili. fakat bir şey var, adımlar takip etmiyor birbirini. ve adam, ihtiyar olan, belimden tutup sarsıyor beni. gırtlağının en belalı dibinden, hatta belki karnının yaralanmış yerinden geliyor sesi:
"teslim olmuyorsun" diyor, "sen, bu yüzden dans edemiyorsun!"

ne halt edeceksin?
sonra, başka bir zaman, bir ankara evinde, ki en kalbî meseleler odalarda yaşanır ankara "sahillerinde". adamın biri, epey canı sıkkın, votkalı motkalı. bir kadını çok seven, epeydir sevmiş olan adamın biri, mahzun, kırgın ve demli, demişti ki:
"ne biliyor musun bu işin sırrı? bırakacaksın kendini. mutlu olmak istiyorsan teslim olacaksın. hayatını mı mahvediyor çok sevdiğin? bırak mahvetsin. sen severken mahvolmayacak kadar değerli misin? diyelim o kadar değerlisin. peki o zaman üstat, o değeri harcamayıp ne halt edeceksin?"
kim öğretti bize teslim olmamayı? başımıza bir şey gelir diye başımıza bir şey getirmeden yaşamaya çalışmayı, hiçbir şey getirmeden ölüp bitmeye çabalamayı, böyle sürüp gitmeyi... kim öğretti? kadınlar adamlara, adamlar kadınlara teslim olmadan, yıllar yılı elinde bir mızrakla, bir mesafeden ve tetikte. kaskatı kesilerek, "kimse beni teslim alamaz" diye büyük ordularımızı birbirimize karşı böyle küçük numaralarla yönetmeyi... iki seven insan gibi değil de, bir teneke başarı madalyası için çabalayan kale komutanları gibi... sınır boylarımıza bu uç beylerini, bu asabi, hırçın ve aslında korkulu çocukları kim yerleştirdi?
"benim sosyal hayatım, benim param, benim başarım, benim hayatım" diye sakındığınız, "kimsenin peşinden gitmeyerek" çok müthiş savunduğunuz bütün o şeyler, hakikaten söylesenize, sizi gerçekten -ama gerçekten diyordum bak- mutlu etti mi? teslim olmadan tamamladınız hayatı, tebrik ederiz, bırakmadınız hiç kendi yakanızı. söylesenize, etiniz acısa acısa en çok ne kadar acıyabilirdi?
ona buna, şu adama, bu kadına değil aslında, biz, -tebrik edelim kendimizi!- kendimize teslim olmadık. gece kremlerini kimse alamaz şimdi sizden, tenis derslerinizi ve arkadaşlarınızla eğlenmeye çabalayarak içtiğiniz "bağımsız" gece içkilerini, tek başınıza, keyifle izlediğiniz maçları ve ucu görünmediği için daha da korkunç olan "kendi geleceğinizi."
şimdi siz tam da dergilerdeki, şık dizilerdeki, gıcır reklamlardaki kadınlara ve adamlara benzediniz. teneke madalyanızı güneşe döndürünüz, ne güzel de parıldıyor. pırıl pırıl, parıl parıl. çok tebrik ederiz!


ece temelkuran  

hey doc

05 Kas 2009 04:53

Mesaj Gönder

14 şubatçılara aşk bilmecesi

gündüz vassaf


bu öykü italyan yönetmeni giuesseppi tornatore'nin 'sinema paradiso' filminden...
bir gün kral diyarın en güzel prenseslerini çağırdığı bir davet verir.
güzel olmasına kızların hepsi güzeldir ama kralın kızı gibisi yoktur. kralın askerlerinden biri nöbet beklerken prenses önünden geçer. bakış o bakış. prensese âşık olur.
basit bir askerin, kralın kızının yanında lafı mı olur? ama her nasılsa, eninde sonunda prensesle tanışmayı başarır. onsuz dayanamayacağını, beraber olamayacaklarsa ölmek istediğini söyler.
prenses, askerin aşkının gücünden etkilenir. ona şöyle der, "eğer balkonumun önünde yüz gün yüz gece bekleyebilirsen, senin olacağıma söz veriyorum."
asker başlar beklemeye.
bir gün, iki gün, yirmi gün geçer.
prenses her akşam balkonundan, aşağıda bekleyen askere bakar.
ne zaman baksa asker hiç kımıldamadan dimdik durmaktadır.
yağmurda, karda, rüzgârda hep orda bekler. kuşlar askerin kafasına pisliklerini yapar, arılar onu her bir yerinden sokar.
asker yerinden kımıldamaz.
günler geçer, asker bekler.
doksan günün sonunda bembeyaz, taş kesilmiş gibi durmaktadır.
gözlerinden boşalmakta olan yaşları tutamaz. uyuyacak takati kalmaz.
ve bitmek tükenmek bilmeyen bu zaman boyunca prenses de bekler.
sonunda doksan dokuzuncu gece gelmiştir.
asker arkasını dönmeden gider.
filmde hikâyeyi anlatan kör sinemacı yanındaki delikanlıya dönüp sözlerini şöyle bitirir, "ve sakın bunun ne anlama geldiğini sorma, çünkü ben de bilmiyorum.
sen anladıysan bana söyle."
 

hey doc

05 Kas 2009 04:55

Mesaj Gönder

"bu kitapta hayatlarını bir deney olarak yaşayanlar anlatılmaz.
onların okumalarına da gerek yoktur!"

parfümün dansı  

hey doc

07 Kas 2009 09:12

Mesaj Gönder

this is your life,and it's ending one minute at a time.

fight club
 

hey doc

07 Kas 2009 09:36

Mesaj Gönder

"hayatınızda önünüze çıkan herkesin özel bir görev ile karşınıza geldiğine emin olun. ve ona varlığı için teşekkür edin. özellikle düşmanınızsa.
herkes sizi gösterir. çünkü herkesi siz yarattınız. bu dünyayı siz yarattınız. bu sizin dünyanız. sizi arayan arkadaşınız sizsiniz. çalışanlarınız, üstleriniz, aileniz, hepsi sizsiniz. yay da, ok da, hedef tahtası da; hepsi sizsiniz.
önünüzde gelecek varken, geçmişle uğraşmayın. ama geleceği de yeni bir 'eski geçmiş' yaratmak için yaşamayın. onu şekillendirin; bu kez şekillendirin; geçmişinizin tekrarlarından kurtulun."  

l0ly

07 Kas 2009 12:16

Mesaj Gönder

"benim yaptığım, sizin ancak yarıya kadar götürmeyi göze alabildiğiniz şeyleri kendi hayatımda aşırıya vardırmaktan başka bir şey değildir."

yeraltından notlar  

hey doc

07 Kas 2009 17:22

Mesaj Gönder

amazon ruhlu kadınlar"

kız çocuklarının babaya olan düşkünlükleri bilinir. baba, kız çocukları için genelde gücü simgeler. güç de güvendir aslında. kızlar babaları yanlarındayken kendilerini güvende hissederler, bunun farkında olarak yada olmayarak.bu güç tamamen manevidir. doğa kadına doğurganlık, düzen kurma gibi görevleri nasıl yüklediyse erkeğe de güç sembolünü yüklemiştir. arkasında bir erkeğin olduğunu bilmek ona sırtını dayamak rahatlatmıştır çoğu zaman kadını. kız çocuklarıda da bunu ilk babalarında tadarlar. bu durum babaları ölene kadar devam eder. babaları ölmeden de bu sembolün yerini başka bir erkek pek alamaz. ölmüş ise de hayatlarını paylaştıkları erkeklere yüklemek isterler bu misyonu. en çok da onlara güven duymak isterler. ancak çoğu zaman bu erkekler babaları gibi onları anlayamazlar.

bir de kadınlar vardır, arkalarına erkek almadan hayatı göğüsleyen. o manevi gücün desteğinden yoksun, hatta o gücün beklentisinden bile uzak, kendi başlarına hayatı karşılamaya hazır olan ve karşılayabilen. meydan okur gibi hayata, yükün altına giren. bazen sadece bir figür dahi olsa, o figürsüz de yaşayabileceğini gösteren amazon ruhlu kadınlar...

birçok erkekten daha erkek. yorgun olmasına yorgundurlar ama her baş ediş onları daha da kuvvetlendirir. bugün yazımı bu kadınlara ayırmak istedim. çok değil çünkü sayıları ... ama güçleri beni etkiliyor doğrusu. erkeğin korumasından uzak yaşamayı becerebilen kadınlar bunlar. hatta erkeğin saldırılarından da.

bir de erkekler vardır, kadınların bu durumundan habersiz. onları sadece hayatın bir figürü gibi görenler. vermek istedikleri fotoğrafın baş elemanları olan. eğer bu fotoğraf karesindeki kadınla yolları ters düşerse kendi menfaatleri için alçalabilen, alçalmakta da sınır tanımayan erkekler. ve böyle bir dönemde esasında özlerinde ne olduklarını sergileyen erkekler.

bu kadınlar aslında yaşamlarında bir erkeğin olmasından mutludurlar, ama olmadığında da ayakta kalabilirler. çünkü kendilerine değer verirler. dahası kendi kişisel devrimini yapmayı başarmış kadınlardır onlar. beni bu anlamda etkileyen kadınlara selam olsun... "


aylin kotil  

hey doc

09 Kas 2009 19:32

Mesaj Gönder

" bütün sevgililerimin gözünde birazcık dengesizdim ..
madem bu kadar çabuk geri adam atacaktım neden bu kadar çabuk kavga çıkarıyordum ? "  

dudaklarim kilitli

10 Kas 2009 16:12

Mesaj Gönder

ölünecek güzek yerler arıyordum,biri bana brooklyn'i önerdi,bende oraya gitmek için yola koyuldum"

-brooklyn çılgınlıkları-

paul auster  

albert camus

10 Kas 2009 22:59

Mesaj Gönder